Sanatın bir çok alanında eserleri olan Füruzan’ın ilk romanı olan 47’liler, 12 Mart 1971 Muhtırası sonrası Türkiye’nin siyasi çalkantısında savrulan Devrimci gençlerinin hikayesini anlatıyor.

12 Mart Muhtırası ile ülkemiz bir yol ayrımına geldi ve yolunu statüko, baskı ve işkenceden yana seçti. Muhtıra öncesi devrimci, vatansever olarak görülen ve toplumun büyük bir kesimi tarafından sempati ile karşılanan öğrenci hareketleri artık vatan hainlerinin ve dış kaynaklı güçlerin bir oyunu olarak yansıtılmaya başlanmıştır. Bunun sonucu olarak polis tarafından gözaltına alınan gençler çok ağır işkencelerden geçirilmiştir. Hatta birçok devrimci genç bu işkencelerde hayatını kaybetmiştir. Yazar konuya tam merkezinden girerek kırk yedililer romanında, olayların içindeki Emine’nin hikâyesi üzerinden ülkenin bulunduğu politik karmaşayı, devrimci gençlerin ideallerinin ne olduğunu, çok parlak bir gelecek onlara beklerken nasıl bedeller ödediklerini çok çarpıcı biçimde anlatıyor.

47’liler Romanın Teknik İncelemesi

Yabancılaşma

Bunu yaparken de işin edebiyat kısmını ihmal etmeden bir edebi tekniği romanın içine yedirerek ortaya çok katmanlı bir roman koyuyor.

47’liler romanının en önemli temalarından birisi yabancılaşmadır. Emine küçük bir kız çocuğuyken ailesinin görevi nedeniyle Erzurum’da bulunuyor. Orada yoksulluğu ve yoksunluğu görüyor. Saf bir biçimde olanları anlamaya çalışırken evlerine “yanaşma” olarak gelen Kiraz’ın ve Leylim Nenenin nasıl küçümsendiğini nasıl aşağılandığını görüyor. Kendilerini aydın olarak tarif eden anne ve babasının içinde bulunduğu topluma nasıl bir yabancılık içinde olduğu görüyor. Roman boyunca çokça yapılan zaman sıçramalara ile ( geriye dönüş) bu kez artık zengin bir adam ile evli olan Seçil’in evlilik kurumuna aile yapısına yabancılığına da görüyor.

Seçil’in yabancılığını ve bundan kaynaklı çaresizliği romanda şu şekilde ifade edilmiştir. “Sıradan şeyler düşünmeyi denerken birden odanın giderek çarpıcı bir yabancılaşmayla onu çevrelediğini görüyor. Başındaki zonklama çoğalıyor, çaresizlik kaplıyor onu. Birden bir ağlama tutturuyor. Kendi dolu dolu haykırışlarını tanıyamıyor. Sesi yabanıl, gölgesiz. Seçil için daha önceleri ara sıra düşündüğü kötüye yakın anılarını söküp paralama isteğiyle depreşiyor ağlaması, bağırıyor, bağırıyor.  “

Bu bağlamda 47’liler romanının içeriğinde yabancılaşma teması aile bireylerinden uzaklaşma ayrıca statükoya ve sisteme başkaldırı olarak kendini gösterdiği gibi mevcut dönemin politik karmaşası nedeniyle toplumsal yaşamın getirdiği ve dayattığı kurallara kayıtsız kalma şeklinde birçok şekilde çoğaltılarak işlenmiştir.

Sınıf Çatışması

Romandaki bir başka çarpıcı nokta ise sınıf çatışmasıdır. Özellikle Emine’lerin evine yanaşma olarak gelen Kiraz ve kalacak bir evi bile olmayan Leylim Nine üzerinden yoksulluk ve sınıf çatışması çok net biçimde gösterilmiştir. Ayrıca Emine’nin sevdiği adam Haydar yoksulluk içinde geçen yaşamını anlatılırken kıyafetleri nedeniyle okula kabul edilmemesi gibi örneklerle sınıf çatışması ve bunun sonucunda devrimci mücadeleye yönelen gençlerin tutumunun kökeni de net biçimde anlatmıştır.

Okula kabul edileceği sırada Okul Müdürü “Elden düşme ya da tanıdık bildik birilerinden bir şeyler edinip değiştirin üstünü bu çocuğun.” demiş ve bunun sonucunda Haydar şöyle bir şaşkınlık yaşamıştır.   

“Giyim kuşama dair ilk düşünmem, ilk şaşırmamdır bu benim. Evet, görmüştüm, çevremizden gelip geçenler korunaklı, eteği paçası elbiseler, şapkalar, örtüler içindeydiler. Her bir parmağı ayrı deri eldivenlileri bile vardı içlerinde. Bizim onlar gibi giyinebilirliğimizi hiç düşünmemiştim.”

Geriye Dönüş Tekniği

Romanda en çok kullanılan tekniklerden biri ise geriye dönüş tekniğidir. Bu teknik roman boyunca devam etmiş adeta bir nehrin iki kolundan akan sular gibi roman boyunca ilerlemiş ve romanın sonunda bir noktada birleşerek denize kavuşmuştur. Bu geçişler bazı noktalarda çok sert ve aniden yapıldığı için klasik roman okurunu zorlayan zaman zaman geriye dönüp tekrar okuma yapmayı gerektiren bir durum ortaya çıkarmıştır. Geriye dönüşlerle Emine’nin serüveni anlatılır. Emine’nin yetişkinliğinde başlayan roman Erzurum’daki çocukluğuna, orada yaşadıklarına, sonrasında ablasının İstanbul’a gönderilmesine dair birçok konuyu işleyerek okuyucuyu başladığı ilk noktaya geri getirir.

Bilinç Akışı

Romanda kullanılan başka bir teknik ise bilinç akışı tekniğidir. İşkence ile bedeni ve ruhu darmadağın olan Emine’yi belki de en iyi yansıtacak teknik olan bilinç akışının dağınıklığı çok yerinde biçimde kullanılmıştır.

Emine ablası Seçil’in intiharı sonrası iyice dağılmış ayrıca Eniştesi ile yaptığı konuşmada eklenince bilinci artık alabora olmuştur. Bu durum romanda çok güzel bir biçimde gösterilir

“ Karımın intiharını saklamalıyız. Bu intiharı kocası olarak fevkalâde bir elemle karşılıyorum. Kendisini öldüren bir anne üstelik bunu elle tutulur nedenlerden ötürü yapmadıysa bir ruh hastasıdır. Oğullarımızın ilerde kompleksli insanlar olmamaları için bu olayı saklamalıyız. Çünkü hayat devam ediyor. Ben yarım bir adam olarak da bundan sonra çocuklarımız için yaşamak zorundayım. Beni kimse suçlayamaz. Koca olarak karımı pek çok sevdim.” “Emine kızım, hep sorular sorarak yaşanmaz.” “On ikisinde Emine Hanım.” “Benim küçük karıcığım, sabah oluyor tarla kuşlarının…” “Kız mısın?… Söyle, söyle diyorum. Yoksa o adamla.” “Gümüşüm Ahmet olmuşsun koca bir delikanlı.” “İstanbul’a siftah gelişim ölüne miydi Zülo…” “Beni sevmiyorsun ortanca. Oysa çaresiz anlarımda sen, Erzurum, karlar, Ertegün…” “Aşağılara tipiler diye kuşkulandık. Tepeleri kolayladık düzleri bulduk. Kiraz çocuk üşüdüğünde bağrıma bastım, acıktığında süt  damarı kurumuş mememi verdim.” “Evli bir adamla basılmış.” “Kara jartiyerler. Düşünün. Üstelik polis… üstelik polis… üstelik polis…”

Romanın bütününü kapsayan tekniklerden biride iç monologdur. Berna Moran Türk Romanına Eleştirel ir Bakış kitabında iç monoloğu şu şekilde tanımlamıştır.

“Bilinç akımı da roman kişisinin kafasının içini okura doğrudan doğruya seyrettiren bir teknik. Şu farkla ki iç konuşma gramer bakımından düzgün sentaks kurallarına uygun cümlelerle yapılan sessiz bir konuşmadır. Ve düşüncelerle arasında mantıksal bir bağ vardır. Bilinç akımında ise karakterin zihninde akıp giden düşüncelerde mantıksal bir bağ yoktur”

Bu teknik sayesinde romanımızın kahraman Emine’yi tüm çıplaklığı tanıyıp okuyucu ile arasındaki buzlu camın ya da perdenin kalkması sağlanmıştır.  

47’liler romanının yazıldığı yıl olan 1973‘te bu kadar çok tekniğin bir arada kullanılmasıyla, işkence sahnelerinin tüm gerçekliği ile verilmesiyle, küçük burjuva alışkanlıklarının ve ideallerinin çarpıcı biçimde anlatılmasıyla, taşradaki yaşamın, taşra insanının kentliler tarafından nasıl karşılandığını göstermesiyle ve 12 Mart muhtırası gibi acı bir olayın yarattığı travmaların işlenmesi ile dört başı mamur bir roman ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak anlattığı kadim meseleler ile yazılmasının üzerinden geçen elli yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen hala canlılığını ve tazeliğini korumaktadır.