Arfika kıtasından çok fazla yazar tanımıyoruz. Tanıdıklarımız da Coetze gibi Beyaz Afrikalı olanlar. Eğer ki özel merakımız yoksa Kara Arfika’nın kabile kültürüne ve yaşayışına dair bilgimiz komedi  filmlerinin ötesine geçmiyor.

İşte tam burada Achebe’nin Afrika Üçlemesi imdadımıza yetişiyor. Nasıl ki Türkmen kültüründen ve konar göçer yaşamından bir kitap okunacaksa en doğru seçim Yaşar Kemal ise Afrika yerli kültüründen bir kitap okunacağı zaman da en doğru yazar Achebe’dir.

Kara Arfikası deyince aklımıza gelen vahşet, beyaz adam ile temas, kabile kültürü gibi kavramları romanın içinde gereksiz ayrıntıları ve ansiklopedik bilgilere girmeden yazar öyle güzel biçimde vermiş ki roman bittiğinde bu kültürü fazlasıyla öğrenmiş ve özümsemiş oluyoruz.

Achebe bunu yaparken arofizma yapma bayağılığına düşmeden iyi edebiyatı tüm kitaba yayarak ayrı bir okuma zevki de sağlıyor. Diğer taraftan afili cümleler kurmadan da çok sağlam bir kitap yazılacağını bize göstermiş oluyor. (Burada çevirmenin başarısını da ayrıca tebrik etmek gerekiyor)

Bu genel bilgilerden sonra kitabın biraz detayına girecek olursak kitabın en önemli karakteri Okonkwo kendi döneminde yaşayan en büyük güreşçi ve savaşçıdır. Ünü bir yangın gibi tüm Batı Afrika’ya yayılmıştır. Fakat bir gün istemeden bir kabile üyesini öldürür ve o andan itibaren her şey parçalanmaya başlar. İşlediği bu suçtan dolayı gittiği sürgünden yıllar sonra geri döndüğünde, köyünde misyonerleri ve sömürge idarecilerini bulur. Artık kontrolünü tümden yitirdiği hayatı, hızla yok oluşa ve parçalanmaya sürüklenir.

Okonkwo gibi maziye çok önem veren bir karakter olunca kitap boyunca fazlasıyla nostaljik göndermeler oluyor ve bu göndermeler sayesinde Afrikanın dününü, bugününü görmüş oluyoruz.

Bir yemek sırasında kabilenin bilgelerinden birisi bu durumu şu şekilde açıklıyor. “Akrabalarına ziyafet veren bir adam bunu onları açlıktan kurtarmak için yapmaz. Herkesin evinde kendi yiyeceği vardır. Mehtaplı köy alanında toplandığımızda bunun nedeni ay değildir. Herkes onu kendi evinden de görebilir. Toplanırız, çünkü akrabaların bir araya gelmesi iyidir. Tüm bunları neden söylediğimi sorabilirsiniz. Söylüyorum, çünkü genç nesil için, sizler için korkuyorum.”

Roman boyunca kabilelerin birbirlerine tespih gibi bağlı olduğunu ve kültürlerinin bu tespihin imamesi olduğunu eğer ki bu kültür ve yaşayıştan vazgeçilirse kopmuş tespihin taneleri gibi dağılacaklarından ve parçalanacaklarından bahsediyor.

Kitabın bir diğer önemli tarafı ise kabile kültürünü tamamıyla iyi bir şeymiş gibi anlatmamasıdır. Örneğin ikiz bebeklerin kabile kâhini tarafından uğursuz sayılması nedeniyle doğduktan sonra kötülük ormanı dedikleri bir yere canlı canlı terk edilmesi de anlatılıyor.

Romanın başka bir mecrasında ise erkek egemenliğinin kabilede tüm baskınlığı ile yer alması da anlatılıyor ve bunu yaparken sanki bu konuya hiç değinmemiş gibi yapıyor. Bir adamın 4-5 eşinin olması, eşlerine sürekli şiddet uygulaması ve eşlerinden sürekli biçimde hizmet görmek istemesi bugünün modern dünyası için garip olsa da kabile kültüründe yaşayışın olağan bir hali oluyor.

İlla ki insanın olduğu yerde bir inanış oluyor. Kara Afrika’sının Tanrıları, onlara nasıl ibadet edildiğini de romanın içeriğinde görüyoruz. Semavi dinler tarafından bakıldığında çoğu saçma gelse de, bir kabile ya da klan üyesinin semavi dinden bir beyaz adam ile ilk defa karşılaştığında; kilise, İsa gibi kavramları gördüğünde ve öğrendiğinde düşündüğü saçmalık fikrinden farklı bir durum olmadığını da roman çok güzel biçimde anlatıyor.

İşte tam burada Kara Afrika’sına gelen misyonerle yapılan ilk temaslar bu temaslara verilen tepkiler de romanın önemli meselelerinden biri haline geliyor. Çünkü tarih bize gösteriyor ki bu ilk temastan sonra oraları bir süre sonra ve hala sömürülen topraklar haline geliyor.

Achebe’nin kitabın alt metninde ilerlettiği dinlerle ilgili güzel bir tespiti var. İlk misyonerlerin nasıl barışçı, sizin dininiz size bizim dinimiz bize diyenlerden oluştuğunu, biz sadece tebliğ ediyoruz dediğini ancak bu misyonerlerin sayısının ve gücünün arması ile pagan diye tarif edilen inanışlarının ve geleneklerinin nasıl yakılıp yıkıldığını da anlatıyor. Ayrıca Beyaz Adam’ın ilk zamanlar kabile kanunlarına saygılı davranırken güçlenince büyük İngiltere’nin modern kanunlarını uygulama zamanının geldiğini de anlatıyor.

Ayrıca klişe bir anlatıma girmeden topraklarında yaşayanların dilini ve dinini değiştirterek ardından para ile tahakküm altına alındıklarına çok güzel biçimde değiniyor.

Toparlayacak olursak Kara Afrika’sı nedir, kabile – klan nedir, neye inanıyorlardı, beyaz adam ile temasları nasıldı, nasıl din değiştirdiler gibi meseleleri bir roman bağlamında ve iyi bir edebi eserde okumak isterseniz Achebe’yi ve Parçalanmayı tavsiye ederim.

Kitabın dilinin daha iyi anlaşılması için birkaç alıntı daha paylaşıyorum.

“Atalarının dediği gibi, bir çocuk elini yıkadıysa krallarla birlikte yiyebilirdi”

“Atalarımız der ki, güneş, diz çökenlerden önce ayakta duranların üstünde parlar”

“Bir adam nasıl dans ediyorsa davullar da öyle çalınır.”

“Dünya, ışığın çocuklarının karanlığın oğullarıyla ölümcül bir çatışmaya mahkûm edildiği bir savaş alanıdır…”

“Doğru, çocuk babasına aittir. Ama baba onu dövdüğü vakit şefkati annesinin kulübesinde arar. Bir adam işler yolunda ve hayat tatlıyken babasının topraklarına aittir. Ama üzüntü ve acıyla karşılaşınca annesinin topraklarına sığınır.”

“Eneke kuşuna neden hep uçtuğunu sorduklarında şöyle demiş : ” İnsanlar ıskalamadan vurmayı öğrenince ben de ben de hiçbir dala konmadan uçmayı öğrendim. “

Son bir not; Parçalanma, Afrika Üçlemesi’nin ilk kitabı, serinin devamı olan Artık Huzur Yok ve Tanrının Oku kitaplarında Kara Afrika’nın hikayesi daha ayrıntılı biçimde anlatılıyor.