Satırlar arasında kayan mürekkep izlerinde özgürlük kavramını arayan kalemi Paris’in bir sokak kaldırımında beyhude gezen kitap kahramanının uçarı zamanlarını geçmişte bıraktığı farkındalığıyla başlattı romanını ve hiç ara vermeden okuyucuyu ikinci kahramanının yanına konuk ederek ev ortamına hızlı ve sıcak bir giriş yaptı.

Yazar romanda altı ana karaktere yer vermiştir. Savunduğu felsefi akım üzerinden davranış kalıpları geliştirmiş ve okuyucuya bu davranış kalıplarını giydirdiği karakterler üzerinden özgürlük fikrini, çeşitli alegorik anlatımlarla aktarmıştır.

Yazar, yaşlılık/gençlik kavramlarını alegorik bir anlatımla okuyucuya sunmuş ve bu bağlamda özgürlükle bu kavramları bir araya getirmiştir.

Yukarıdaki karakter çözümlenmesinde iki tip davranışın esas olarak işlendiğini görebiliriz. Tutarsızlık ve yapışma hali.

Sonuç olarak ortaya çıkan üç ilişki modelinde de ortak olarak tutarsız ve kararsız ilişki modellerinin yer aldığını görüyoruz. Yalnız burada Sartre, Mathieu karakteriyle okuyucuya ters köşe yaptırarak davranış modelini çaprazlatarak sorgulatır.

Mathieu, Marcelle ile ilişkisinde bu kadar tutarsız iken, İviç ile olan ilişkisinde onu böylesine bağımlı hale getiren duygu neydi sorusunu okuyucuya sordurur.

Yazar bu sorgulamaya sayfa 22’de şu paragrafla başlar: “Mathieu, Marcelle’e karşı olan sorumluluğunu kabullendiği zaman yalnızlık fikrinden; bir zamanlar baş edilemez çekiciliği ve canlılığıyla ikide bir benliğinin ta derinlerine dalıveren o biraz karanlık, belirsiz, biraz korkak yalnızlık fikrinden vazgeçmeyi göze almıştı”. Demek ki, yazar sorumluluk kavramını beraberinde bizden yalnızlığımızı alan bir kavram olarak karşımıza çıkartıyor. O halde sorumluluk iyi bir şey olsa gerek diye tam düşünüyorken, sayfa 24’te şu cümleyle karşılaşıyoruz: “Mathieu onun esmer cildini çok yakınında gördü, yüzünde mavimsi, yorgun lekeler vardı. ‘Tanrım! İhtiyarlıyor artık,’ diye düşündü. Ve kendinin de artık ihtiyarladığını hatırladı”.

İhtiyarlık hepimizin korktuğu, düşünmek istemediği kaçındığı bir şeydir. İhtiyarlamak demek, sevdiklerimizi kaybetmeye yaklaşmak demektir. İhtiyarlayan insanlar yalnızlaşır çünkü akranları ve büyükleri yavaş yavaş ölür. İhtiyarlık yalnızlıktır.

Peki özgürlük ile ihtiyarlığın ilişkisi neydi? Yazar niçin ihtiyarlığı okuyucuya bu biçim sorgulatıyordu? Dahası sorumlulukla ihtiyarlığın nasıl bir bağlantısı vardı. İşte bu soruların cevaplarıyla birlikte Mathieu’nun Marcelle’e karşı olan tutarsız tavırlarının ve İviç’e olan bağımlılığının sebepleri ortaya çıkmaktadır.

Mathieu, Marcelle’e karşı sorumludur, evli gibidir. Haftanın dört günü düzenli bir şekilde onu ziyaret eder, onunla sohbet eder, ondan akıl alır ve yetişkin düzeyde bir ilişki kurar. İnsanlar ancak, belli bir olgunluk seviyesine geldiğinde yetişkin düzeyde ilişki kurmaya başlarlar. Yazar kitapta bu olgunluk seviyesini hayatta pek çok basamağı atladıktan, pek çok macera yaşadıktan, pek çok çılgınlığı tadıp bunlara doyduktan sonra ulaşılan basamak olarak ifade eder. Demek ki, Mathieu özgürlüğün bittiği noktada bu olgunluk seviyesine ulaşıldığı algısına sahiptir. Zira, ihtiyarlık ona göre bu sebeple kötüdür. Çünkü artık uçarı kararlar veremez. Çılgın fikirler üretemez. Bir gün İviç’in kendisini tanımladığı gibi “Bilmiyorum, hissediyorum: İnsan size bakınca, tamamlanmış bir yaşamınız ve her şey hakkında peşin yargılarınız olduğunu hissediyor…”*(sayfa 115) kendiliğinden hareketler yapamaz. Tutarlı bir adamdır ve özgür değildir. İşte bu yüzden ihtiyarlamak istemez ve işte bu yüzden kendinden yaşça çok küçük olan Boris’le yakın arkadaştır. Yine kendinden yaşça çok küçük olan İviç ile vakit geçirmekten hoşlanır. Onların yanında içinde genç kalan yanı dirilmekte ve yılların üzerindeki yükünü daha az hissetmektedir.

İviç ise tutarsızdır. Hoyrat, ne istediğini bilmeyen, dengesiz ve uçarıdır. Bu özellikler Marcelle’in tutarlılığının yanında onu daha çekici kılmakta ve gençliğe dair hatırlatıcı olmaktadır. Çünkü gençlik hoyrattır, uçarıdır ve dengesizdir; oysa ihtiyarlık dengelidir, tıpkı Marcelle gibi. İşte Mathieu, Marcelle’den ihtiyarlıktan kaçtığı gibi kaçar, gençliğe tutunmak istediği gibi İviç’e yapışır.

Sartre Mathieu ile Marcelle ilişkisiyle yaşlılık ve sorumluluk kavramlarını gözümüze soktuğu bölümden hemen sonra Boris ile Lola karakterini devreye sokar. Boris, gençliğinin en hareketli, kanın en kaynadığı dönemlerindedir. Lola ise en azından kırk yaşlarındadır ve artık olgunluk çağındadır. Bu iki karakterin ilişkisinde bir gizem elbet olacaktır. Boris’e ilk başta çekici gelen Lola’nın olgunluğu, daha sonra hayatını yavaşlatacaktır. Yaşlılıktan son derece korkan ve özgürlüğün aklına esen her şeyi yapmak olduğunu düşünen Boris için Lola çıkmaz sokaktır. Boris özgürleşmek istedikçe Lola onu durduracak, Lola onu durdurmak istedikçe Boris daha çok özgürleşmek isteyecektir.

Mathieu ve Marcelle ilişkisinde iki kişi de olgun yaştaydılar ancak Mathieu yaşlanmayı reddettiği için bir kısır döngü içindeydi. Bu noktada Boris ve Lola ikilisiyle yazar, genç-yaşlı tipolojisini okuyucuya sunuyor. Burada da yaşlanmaktan son derece korkan ve genç bir karakter (Boris) ile yaşlı ve olgun bir karakterin (Lola) ilişkisi yer almaktadır. İki ilişki de tutarsız; ancak, Boris bu ilişkideki tutarsızlığın sebebi olduğunun farkındadır: “Lola’nın kederli yüzünü öpmek istedi, onun tükendiğini, ömrünü tükettiğini ve yalnız olduğunu düşündü, hele kendisini sevdiğinden beri daha da yalnızdı”. *(sayfa 41) Bu farkındalık ise büyük bir kısırdöngüye, bu kısırdöngü Lola’nın Boris’te bulamadığı bağlılık, sevgi ve şefkati daha çok uyuşturucu alarak, yani bağımlılığı yönlendirerek (Boris’ten uyuşturucuya) bastırmak istemesiyle devam eder.

Sayfa 157’de Mathieu’nun abisi Jacques ile yaptığı konuşmada “akıl çağı” kavramı ilk olarak abisinin “…Artık akıl çağındasın, Mathieu, akıl çağındasın ya da…ya da olmalısın!” cümlesiyle karşımıza çıkarken, Mathieu’nun buna direnişiyle karşılaşırız: “Senin ‘akıl çağı’ diye anlattığın şey, kendimden vazgeçme çağı benim için. Ben bunu istemiyorum!” Burada abisi kardeşine artık olgunlaş, aklını başına al diye tavsiye verirken neden Mathieu bunu kendinden vazgeçmek olarak algılamakta ve reddetmektedir? İşte yazar tüm soruların cevaplarını bu sayfadan itibaren vermekte, okuyucuyu aydınlığa çıkarmaktadır.

Olgunlaşmaya, Mathieu’nun kendinden vazgeçmek olarak bakışının aslında hayattaki mücadelenin son bulması korkusundan kaynaklanmasıdır. Birine bağlanmak, birinin sorumluluğunu yüklenmek, evlenmek, çocuk sahibi olmak, bu kavramların hepsi hayattaki durak noktalarıdır. Oysa Mathieu durmak istememektedir. Aklı durmak istemekte ama yüreği dolu dizgin koşmak istemektedir. İşte bu sebeple aklı Marcelle’i istiyor, yüreği İviç’te tutsak kalıyordur. Tutarsızlığının sebebini de bu durum oluşturmaktadır.

Bir diğer önemli ve çarpıcı karakter ise kendi gerçekliğinden kaçan Daniel karakteridir. Özgürlüğün başka bir boyutunu bu sefer cinsellik yönüyle Daniel üzerinden sorgulayan yazar, aslında kişinin iradesini sorgulamaktadır. Roman boyunca Daniel kendini gizlemekte, özgürce kendini ifade edememektedir. Kısacası özgür değildir. Oldukça özgün bir karakter olmasına rağmen bu özgünlüğünü gizlemektedir. Toplumdaki reddedilme korkusu, yalnızlık ve sevilmeme korkusu sebebiyle kendini açık etmeden yaşayan Daniel, ancak kendi iradesiyle Marcelle’le evlenme kararı verdiğinde özgürleştiğini hisseder ve bu özgürlük hissi ile cinsel tercihini reddedilme ve sevilmeme pahasına Mathieu’ya açar. Daniel karakteri romanda Sartre’ın varoluşçuluğunda, özgünlüğü ve iradeyi temsil etmesi açısından önemli bir yer tutmaktadır.

Sartre tüm roman boyunca bu karakterleri kullanarak kendi varoluşçu felsefesi izinde özgürlüğün kişinin iradesiyle olabileceğini savunmaktadır. Kişi iradesini kaybettiğinde aslında özgürlüğünü de kaybetmektedir. Mathieu’nun çocukluğunda iradesiyle kıymetli bir vazoyu yere düşürerek kırması Sartre nezdinde özgür bir karar, ancak İviç ile Mathieu’nun sarhoş olduklarında ellerini bıçaklamaları özgür bir karar değildir. Ya da İviç’in bir barda kendini kaybedip Mathieu tarafından sürüklenerek çıkartılacak noktaya gelmesi de özgürlük değildir. Daniel de cinsel kimliğini gizlediği sürece özgür değildir. Çünkü Sartre’e göre kişi iradesini kaybettiği anda özgürlüğünü ve özgünlüğünü de kaybetmektedir. Özgünlüğünü kazandığı ve kendi kararlarını verdiğinde gerçekten özgür olmaktadır. Yazar tüm kitap boyunca gençliği uçarılık kavramıyla döverken yaşlılığı dinginlik kavramıyla okşamaktadır.

Elindeki kalemi kenara koydu. Uzun bir yolculuğun sonuna gelmiş gibi hissediyordu kendini. Bir anda ihtiyarlamıştı adeta. Üzerine bir ağırlık çöktü. İkinci dünya savaşı kendi içinde süregeliyordu sanki. Akıl çağı dedikleri bu olsa gerekti. Bu yaşta çokça durgunluk birikmişti içinde. Derin bir nefes aldı ve kenara not aldı: “Gerçek bu, her şeye karşın gerçek; akıl çağına gelmişim ben.” Evet, tam olarak böyle bitirmeliydi kitabını. Çünkü ancak akıl çağına gelmiş insanlar özgür olabilirdi. Ancak kendi kararlarını verebilecek yetide olan insanlar özgürdü.