Dünyayı beş duyumuzla algılar ve aklımızla bu algılarımızdan mantıklı sonuçlar çıkarmaya çalışırız. Bilimin gelişmesinden çok önce bile en çok yorumlanan duyusal algı verileri, görsel verilerdir. Hayvanları gözlemleyip onların zayıf ve güçlü yanlarını keşfetmişiz, gökyüzünü inceleyip takvimler saatler yapmışız. Mevsimleri inceleyip tarım medeniyetleri kurmuşuz. Peki, beş değil de sadece dört duyumuz olsaydı? Görme yetimizi kaybetmekten bahsetmiyorum. Hiç görmemiş olsaydık, görmek diye bir şey hiç olmasaydı? İşte “Görünmez adam” kitabı ile yüz yıldan fazla bir süredir devam eden efsaneyi yaratmış olan H.G. Wells “Körler Ülkesi” kitabında tam olarak bu sorumun cevabını aramış.

“Ekvator’da Andların vahşi çorak topraklarında, Chimborazo’dan beş yüz küsur, kar kaplı Cotopaxi’dense yüz elli kilometre ötede gizemli bir vadi uzanır. İnsanların dünyasından elini eteğini çekmiş Körler Ülkesi’dir burası. ”

Kitap bu iki cümle ile başlıyor. Daha ilk cümleden yazar bana, tamamen kendi kurgusu olan bu Körler Ülkesi’ni coğrafik ve sayısal bilgilerle gerçekçi kılmak için elinden geleni yapacağına dair güven verdi. Tahmin ettiğim gibi de oldu kitapta detaylar o kadar net ve gerçekçi betimlenmiş ki bir gün kaybolur da kendimi Körler Ülkesinde bulursam, ne taraftan gidersem kuyuları bulacağımı bilir, çayırların nerede başladığını, lamaların hangi bölgelerde dolaşmayı sevdiğini ve akşam olup da yorulduğumda nerede uyuyacağımı kimse bana söylemeden bulabilirim. Peki, bu kadar detayları ile bildiğim Körler Ülkesi nasıl var olmuş?

Her şeyin yolunda olduğu, ne yağmurun ne de karın yağdığı, fakat Andlardan çözülen buzları sayesinde de susuz kalmayan, çayırların yemyeşil olduğu bu vadide insanlar masalları kıskandıracak kadar mutlu bir hayat yaşarlar. Bir anda nereden geldiği bir türlü anlaşılamayan bir hastalık yaşlıların az görmesine, gençlerin alacakaranlıkta yaşamasına, çocukların da kör doğmasına sebep olur. Tanrılara adaklar adanır hastalık devam eder, çözüm aramak için bir gönüllü vadiden ayrılır fakat bir deprem olur ve vadiye giden geçit kayalarla kapanır, dönemez. Tanrının unuttuğu o vadide hastalık egemenliği ele alır ve on beş nesil sonra artık görme duyusu ile ilgili hiçbir şey hatırlanmaz.

Bir gün Nunez adında bir dağcı kaza geçirerek sarp yamaçlardan düşer ve şans eseri hayatta kalarak sarp kayalıklardan geriye tırmanamayacağını anlayarak –çünkü düşerken buz baltası da kaybolmuştur- ilerler ve kendini penceresiz ve özensiz evlerin olduğu bir yerde bulur ve elinde kovalar taşıyan insanlara doğru ellerini kollarını sallayarak bağırır. Fakat insanlar sesin geldiği yöne doğru dönseler de hiç tepki vermezler, yaklaştıkça onların kör olduğunu ve buranın da efsanelerde geçen Körler Ülkesi olduğunu anlar. “Körler Ülkesi’nde, Tek Gözlü İnsan Kral’dır” diye tekrarlayarak adamlara doğru ilerler ve bu cümle leitmotiv olarak kitabın geri kalan kısmında da tekrarlanır.

İlk on sayfada bunları anlatan H.G. Wells,  Nunez’in Körler Ülkesi’nde olduğunu anladığında kullandığı cümleden de anlaşılacağı üzere, onun bu ülkeyi ele geçirip herkesin kralı olma tutkusuna kapılışını yer yer komik, yer yer trajik bir dille anlatıyor. Nunez’in düşündüğü gibi Körler Ülkesi’nde tek gözlü insanın Kral olup olmayacağını kitabı okuyarak öğrenebilirsiniz. Ben Nunez’in çabalarından çok görme duyusunun olmadığı dünyanın tasarımı ile ilgili düşüncelerimi anlatmak istiyorum.

Şu an bir anda görme duyumu kaybetsem herhalde hiçbir şey yapamazdım adapte olmam yıllarımı alırdı. Bir bebek görme yetersizliği ile doğsa görenlerin yarattığı bu dünyada çok fazla düşse ve kaybolsa da benden daha kolay uyum sağlardı. Ama on beş nesildir hiç kimsenin görmediği bir dünyada H. G. Wells’in gözünde insanlar hiçbir eksiklik hissetmeden yaşıyorlar. Çimlere basmadıkları sürece sıkıntı yok. Çimlerde ayak sesleri anlaşılamadığı için sadece patikada gidip geldikleri sürece hiçbir aksilik olmuyor. Gündüze sıcak ve geceye soğuk diyorlar, soğukta çalışmak ve sıcakta uyumak en doğrusu. Görme duyuları çok uzun süredir olmadığı için diğer duyuları keskinleşmiş. Etraflarındaki küçücük sesleri bile duyuyorlar, hatta bir düzine uzaklıktaki bir insanın kalp atışını bile duyabilirler. Birbirlerini seslerinden, konuşmadıkları anlarda da kokularından ayırt ediyorlar. Patikalar özel durumlarına göre düzenlenmiş, kaldırım başlangıçlarını bir adım önceden haber veren çentikler var. Körler Ülkesi görmeyenlerin cenneti, fakat gören bir insan için o kadar da rahat bir alan değil. Nunez yanındaki adamla konuşurken ayağı kovaya takılınca duyularının körpe olduğunu söyleyerek onunla dalga geçiyorlar. Pencereleri olmayan evlerden birine büyüklere danışmak için götürdüklerinde önünde yatan adamı görmüyor ve düşüyor. Çimenlerde yürümeye kalkınca sertçe uyarıyorlar. Bu ülkede engeli olan Nunez. Bir de aklı da çok yok, gökyüzü, dağlar ve manzaralarla ilgili saçma sapan şeyler anlatıyor. Kral olmak için tutkuya kapılan Nunez’in olabildiği tek şey önce herkesi kendine güldüren, sonra da can sıkan bir soytarı.

Peki, Nunez bu durumu değiştirebilir mi? On beş nesildir kör olan bu insanların kralı olmayı başarabilir mi? Onları engelli olduklarına ve kendisinin onlardan üstün bir görme yeteneğinin olduğuna ikna edebilir mi? Bunu kitabı okurken birkaç kez hafif bir tedirginlikle siz de benim gibi kendinize sormaya devam edeceksiniz. 

Daha önce Görünmez Adam ve Zaman Makinesi kitaplarını okuduğum H.G. Wells bu kadar kısa bir kitapta, böylesine derin bir konuyu o kadar açık ve eksiksiz şekilde açıklamış ki yine zekasına ve yazarlık yeteneğine hayran oldum. Bir kez okusanız bile ömür boyu aklınızdan çıkmayacak bir kitap. Ben bu yazıyı yazarken tekrar okudum ve yine çokça gülümsedim.

İyi okumalar dilerim. Sağlıcakla.