Onlar, kaderlerine bırakılmış çocuklar…

Onlar bakımları sağlanması gereken ebeveynleri tarafından terkedilmiş çocuklar…

Onlar, toplumdan uzaklaştırılmış çocuklar…

Onlar kimseleri varken kimsesiz kalmış çocuklar…

Onlar yalıtılmış çocuklar…

Yu Hua 1992 tarihinde yayınlanmış bu eserinde bizi yepyeni bir hayat hikâyesinin içine sokuyor. Mao rejimi döneminde yedi yaşında, yaşadığı köyden kopartılarak hiç tanımadığı bir kasabaya evlatlık olarak verilen ve beş yıl boyunca, evlatlık verildiği ailede hizmetçi gibi çalıştırıldıktan sonra, bulunduğu ailede gördüğü kısıtlı sevgi ile yetinmek zorunda kalan, aidiyetsizliğini okuldaki arkadaşlıklarında çözümlemeye çalışan, beş yıl bittikten sonra terk edilme deneyimi yeniden yaşatılarak bu sefer de öz ailesine geri dönmek zorunda bırakılan bir çocuğun terk edilme silsilesini anlatan bir roman.

Roman, akışı itibariyle sondan başa ilerler. Bu anlamda kahramanımızın beş yaşında yaşadıklarını okumak istiyorsak romanda son sayfalara göz atmamız gerekmektedir.

Güneykapı Beldesi’nde yaşayan üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olan Sun Guanglin beş yaşında Kirazkuşu Beldesi’nde yaşayan, çocukları olmayan Wang Liqiang ve Li Xiuying isimli çifte evlatlık olarak verilir. Anne Li hastalık hastasıdır. Hasta olmaktan o kadar korkar ki evden dışarı adımını atmaz. Bu manzara karşısında Sun Guanglin’in evlatlık gittiği aileyle ilgili ilk izlenimi şu şekildedir: “Güneykapı Beldesi’nin tanıdık ve samimi ortamından çıkmış, hepsi de öylesine hayat dolu olan anne-babam ve erkek kardeşlerimden ayrılmıştım ve şimdi buraya gelir gelmez bu sinir bozucu kadının bana söylediği ilk şey, her an ölebileceği olmuştu”. * (sayfa197)

Burada ayrılırken, öz ailesinde oldukça kabul gördüğünü, sevecen bir ortam içinde olduğunu fark ediyoruz. Tabii bu ileriki bölümlerde okuyacaklarımızdan sonra beş yaşındaki bakıma muhtaç bir çocuğun pek tabii yanlış algısı olabileceğini bize göstermektedir. Anne Li ne kadar eve yapışık ve hastalık hastasıyken baba Wang o derece işkolik ve evden uzaktır.

Yeni ebeveynleri konusunda Guanglin’in izlenimleri şu şekildedir: “Wang Liqiang meşgul bir adamdı: bütün gün işteydi ve ev işleri konusunda üzerime düşeni yaptığım konusunda güveni yoktu: Görünüşe göre asıl beklentisi, evin içinde çıkardığım gürültünün Li Xiuying’in kapılma eğiliminde olduğu melankoliyi hafifletmesiydi. Ama gerçekte Li Xiuying vaktini kaderinden dert yanmakla geçirmeyi tercih edip benimle nadiren ilgileniyor, varlığıma pek aldırış etmiyordu.” *(sayfa 199).

Aslında Guanglin’in de ifade ettiği gibi, bulunduğu ortam kendisine sağlıklı şekilde bakım verebilen bir ortam değildi. Öz ailesi tarafından terk edilmişti ve hala öz ailesinin yokluğunu hissediyordu.

“Ara sıra uykuya dalarken hayal meyal annemin mavi ekoseli başörtüsünü havada uçuşurken görüyordum. Böyle anlarda üstüme bir efkâr çöküyor, beraberinde gerginlik ve huzursuzluk getiriyordu ama uyuduğumda hepsini unutuyordum. Ama bir akşam Wang Liqiang’a-Beni ne zaman geri götüreceksin?-diye sordum…”

Burada geldiği yerden bağlarını kopartmamış bir çocuğun sessiz çığlıkları vardı. Geldiği yer ile bağlantısını koparmamış bir çocuk, bulunduğu yer ile bir bağ da kuramaz. Sanırım Guanglin’in aidiyet konusundaki en büyük sıkıntısı bu süreçle başlamıştır. Yu Hua bu ait olmama hissini romanda derin bir şekilde okuyucuya hissettirmekte, dahası bunun sebebine ilişkin kanıtları da vererek, karakteri haklı çıkarmaktadır. Böylece karakterin tüm suçları ve günahları okuyucu tarafından bağışlanabilmektedir.

Romanda önemli olaylar başlıklar halinde incelendiğinden, düz bir akış söz konusu değildir. Her başlık farklı bir olayı konu edinmektedir. Her başlığın içinde de o başlığa özgü kilit duygular ve yaşanmışlıklar yer almaktadır.

İFTİRA isimli bölümde, bir çocuğun sahiplenilme ihtiyacı ile ilgili duyguyu yazarın okuyucuya aktarımı oldukça kuvvetlidir. Olay, okulda çirkin kelimeler içeren bir sloganı Guanglin’in yazdığı üzerine Guanglin’in soruşturulmasıyla başlar. Çocuk ne kadar yapmadığını söylese de ona, en yakın arkadaşları dahi inanmamaktadır. Ona inanan tek kişi dürüstlüğünden kuşku duymayan üvey annesi Li olmuştur. Dürüstlüğüne bu kadar inanması da eve ilk geldiği zamanlar onu bir tür dürüstlük sınavına sokması ve Guanglin’in bu sınavdan başarıyla geçmesiyle ilişkilidir. Nitekim suçlamayı reddettiği müddetçe disiplin kurulundan çıkarılmaz, o da mecburen suçlamayı kabul etmek zorunda kalır. Yapmadığı bir suçu üstlenerek hayatına devam eder. Bu olay Guanglin’in görülmek ve duyulmak ile ilgili sancılarının ne kadar yoğun olduğunu ve ne kadar erken yaşta başladığını bize göstermektedir. Bu yaşanmışlıkta görülmemek ve duyulmamak ile ilgili ciddi bir sıkıntı vardır. Bu deneyim bize Guanglin’in, romanın devamındaki benzer deneyimlerde neden duyarsızlaştığını ve tepkisiz kaldığını açıklamaktadır. Bu deneyimler, öz ailesine döndüğünde yaşayacağı travmalara adeta ön hazırlıklardır diyebiliriz. Zira öz ailesine döndükten seneler sonra dahi ailesi içinde kabul edilmemiş istenmeyen çocuktur o. Dışlanmıştır, kendi deyimiyle yalıtılmıştır.

Bu olaylardan biri küçük kardeşinin nehirde birini kurtarırken ölmesi üzerine yaşanır. Kahraman ilan edilmesini bekleyen aile hükümetten yetkili kişilerin gelmesini bekler. Bu esnada pek tabii ailenin kılık kıyafetinin elden geçirilmesi icap edecektir. Bu sırada orada bulunan Guanglin’in duydukları yaralayıcı olduğu kadar dışlayıcıdır da: “Bu da beni dikkatlerin hedefi haline getirdi ve benimle ne yapacağı konusu babam Sun Kwangtsai için gerçek bir baş ağrısına dönüştü. Ağabeyime birçok kez,-yolumuzdan çekilse her şey çok kolay olacaktı-, dediğini duydum”.*(sayfa 38)

Bu cümle bir çocuğun asla kaldıramayacağı bir cümleyken bu görmezden gelinme, Guanglin’in yanından geçip gitmektedir. O adeta yalıtılmıştır. İnsan ilişkilerinden, tüm yakın ilişkilerden bir kol mesafesinde uzaktadır ve bu şekilde huzurludur.

Bana göre Guanglin karakteri ailesi tarafından terkedilmiş ve buna ilişkin bir savunma mekanizması geliştirmiştir. Bu savunma mekanizması ise kendisini iç içe tüm ilişkilerden soyutlamak ve ikili ilişkilerden kaçınmaktır. Yani kendini tüm hislerden ve duygulardan yalıtarak ayakta kalabiliyordu.

Bir gün boğulan küçük kardeşinin mezarının başında aklından geçen düşünceler bu savı doğrular niteliktedir diyebiliriz.

“Sonunda her ikimiz de kendimiz ve ebeveynlerimiz, ağabeyimiz ve köy ahalisi arasına bir mesafe koymak zorunda kalmıştık. Farklı yollar seçmiştik, ama sonuç aşağı yukarı aynıydı. Tek fark küçük kardeşimin ayrılışının daha kesin ve kaygısızca görünmesiydi.

Yaşadığım yabancılaşma beni ölümünü ve cenazesini saran sahnelerin uzağında tutmuştu ve hem evde hem de köyde artık daha zorlu bir eleştirinin hedefi olmayı bekliyordum. Ama günler geçti ve kimse eskisinden farklı bir şey demedi veya yapmadı, bu da beni bütünüyle unutulduğumu görüp rahatlayana kadar son derece şaşırttı. Köydeki herkesin durumumu kabul edip, aynı zamanda reddettiği bir konuma atılmıştım.” *(sayfa 36)

Hikâyenin devamında hükümet yetkilileri kahramanlık rütbesini teslim etmek amacıyla aileyi ziyaret etmeyince, aile küçük oğullarının boş yere kahraman olduğuna ilişkin hezeyana kapılmış ve uğradıkları zararı telafi etmek amacıyla, kurtarılan çocuğun ailesinin kapısına dayanmış ve adeta harç istemiştir. İstediklerini elde edemeyince de etrafı yıkıp dökmüşlerdir. Tabii kahramanımız bu sahneleri hep uzaktan izlemektedir. Bu yıkımdan sonra polisler Sun ailesinin kapısına dayanır. Baba Sun Kwangtsai’nin savunması esnasında söyledikleri Guanglin adına görmezden gelinmenin boyutlarını ortaya dökmektedir.

“Göğsünü döverek-ben kahramanın babasıyım. Sonra Ping’i işaret etti-Bu da kahramanın ağabeyi. Sonra annemi- bu da kahramanın anası. Bir yanına doğru dönerek, bana bir göz attı, ama durumum hakkında yorum yapmadı.” *(sayfa 43)

Bu kadar görmezden gelinen, bu kadar duyulmayan çocuk iç dünyasına döner. Terkedilmiştir. Kendisine esas bakım vermesi gereken ebeveyni tarafından, en güvendiği insanlar tarafından terkedilen bir çocuk için dünya güvenilmez korkutucu bir sahnedir. İşte Guanglin’de bu içe dönüklüğün nasıl filizlendiğini ve hayatını nasıl etkilediğini yazar çarpıcı şekilde gözler önüne sermiştir ve bu konuda bence oldukça başarılıdır.

“Şimdi bile, odada sadece kadınlar veya yabancılar varsa, kendi başıma içeri girmeyi korkutucu bir deneyim sayarım. Hepsi bir anda üzerime dikilen gözler beni sinirli ve şaşkın yapar.” *(sayfa 93)

“Özsaygım kendini zayıf kaçınma yollarıyla ifade ediyor; ders aralarında boş noktalara kaçıyor ve orada öylece boş boş duruyordum. Giderek daha fazla bağımlı hale geldiğim Su Yu’dan da uzak duruyordum, çünkü böylesine iyi bir dostluğu hak etmediğimi düşünüyordum ve (çektiğim çile hakkında bütünüyle karanlıkta olan) Su Yu’nun yanıma dostça yaklaştığını görünce öyle sıkılıyordum ki hızla yönümü değiştiriyordum.” *(sayfa 84)

Benim bu romanda aklımdaki en büyük soru, bütün bu terk edişlerden sonra nereye sığınırdım sorusu oldu. Küçük Guanglin bunun cevabını kendi kozasını yaratarak bulmuş ve kendi iç dünyasına sığınarak vermiştir. Kendi kozasında, tüm dünyadan kendini yalıtmış ve bu şekilde zarar vermeden ama kimsenin kendisine zarar vermesine de izin vermeden yaşamaya devam etmiştir. Yalnız bu kozanın Guanglin’in bilmediği bir dezavantajı vardır ki o da kimseden fayda da göremez Guanglin. Çünkü zarar görmemek adına o kadar yakınlaşmaktan korkar ki, en sonunda havasızlıktan ölür.

Psikolojide buna kendini gerçekleyen kehanet deniyor. Yani bir şeyin olmasından o kadar korkarsınız ki korkunuzu gerçekleştirmek için bilinç dışında her şeyi yaparsınız, sonunda korkunuz gerçekleşir. Sonra dönüp baktığınızda ‘böyle olacağını biliyordum’ dersiniz. Ancak bunun bilimsel bir alt tabanı var. İşte yazar bu alt metni kanaatimce çok güzel vermiş.

“Bu öz-aşağılama ve öz-tahribat bataklığının içine daha derinlere doğru batarken, sonuçta benden sadece iki yaş daha büyük olan Su Yu, bir deri bir kemik kalmış yüzümü ve ondan kaçınmak için sarf ettiğim ısrarı fark etti….

….Çok uzun zamandır yakın arkadaşken, artık aramızda duran bir engel vardı ve hızla birbirimize yabancılaştık.” *(sayfa 86)

Guanglin, Su Yu ile olan arkadaşlığında bağlanmamak adına o kadar kaçıngan hareketler sergiliyor, onu kendinden uzaklaştırmak adına, kitabın içinde o kadar uzaklaştırıcı şekilde tavırlar sergiliyor ki, Su Yu’ya adeta uzaklaşmaktan başka seçenek bırakmıyor. Yani kehanet kendini gerçekliyor.

“Su Yu’nun Zheng Liang’la çok hızla bağ kurmasına içerlerken, bir arkadaş kaybetme acısını sonuna kadar tattım.” *(sayfa 87)

İlerleyen sayfalarda baba oğul ilişkilerine de yer vermiş yazar. Özellikle Guanglin’in babasından görmediği şefkatin tohumunun atıldığı köklerin onun da babasından ve hatta dedesinden, büyük dedesinden yani atadan yadigâr olduğuna değinecek kadar ileri gidebilmiş. İlk etapta neden bu kadar hikâyenin saçaklandığını anlayamıyor olsanız da alt metinde bunun bağlayıcı sebebini çözdüğünüzde yazarın yapmaya çalıştığı şeyin aslında şu olduğunu anlıyorsunuz: Sevgisizlik bize atalarımızdan yadigâr. Sahiplenmeyi bilmek için önce sahiplenilmek lazım. Terkedilen, öğrendiği çaresizliği tekrarlıyor ve terk ediyor böylece döngüyü devam ettiriyor. Atalarımızdan getirdiğimiz ne varsa onu büyütüyoruz ve onunla büyüyoruz. Sizinle başlamadı diyor Yu Hua, öncesi var…